Judith Butler’ı dinlerken

 

 

 

 

 

 

Esra Arsan

Homofobi ve transfobi, Türkiye gibi kapalı ve muhafazakar toplumların baş belası. Gün geçmiyor ki LGBT bireylerin sokakta maruz kaldıkları şiddet eylemlerine tanıklık etmeyelim. Daha dün, Ankara’da Pembe Hayat grubundan iki transeksüel polis şiddetine maruz kaldı. Sokakta durdurulup, yolda ve karakolda dövülmüşler. Bu şiddet eylemleri, cinsel yönelimleri toplumsal normalara uymayan bireyleri hedef alıyor; tüm yasadışılığına rağmen, hem güvenlik güçleri hem de medya tarafından maalesef meşrulaştırılıyor. Bu adaletsizlikle mücadele etmek şart. İşte bu açıdan, Ankara’da homofobi ve transfobi karşıtı eylemleriyle ses getiren başarılı sivil toplum örgütü Kaos-GL için geçen hafta çok önemliydi.  Hem Türkiye çapında 5. Homofobi karşıtı buluşmanın son durağı Ankara’ydı, hem de dünyaca ünlü post-yapısalcı Judith Butler bir konferans için Kaos-GL’nin davetlisiydi.

Feminizm, queer kuramı ve politik felsefe konularındaki eserleriyle ve tavırlarıyla tanınan Butler, California Berkeley Üniversitesi’nde ders veriyor. Türkçeye çevrilen Kırılgan Hayat (Metis, 2005) ve Cinsiyet Belası (Metis, 2008) adlı kitaplarıyla okurla buluşmuş olan akademisyen, özellikle toplumsal cinsiyet konusunu çalışanlar tarafından adeta bir fenomen olarak algılanıyor.

Kaos-GL’nin 15 Mayıs’taki son toplantılarından “sol ve homofobi” başlıklı sabah oturumuna  moderatör olarak davet edilmiştim. İtiraf etmeliyim ki, memnuniyetle gittim Ankara’ya. Yıllardır haber metinleri içinde gizlenen homofobik bakışı çözümlemeye çalışan bir akademisyen olarak Kaos-GL’nin daveti beni mutlu etti. Petrol-İş Sendikası konferans salonunda yapılan oturumumuz başladığında, aslında tüm katılımcıların akşam saat 17.00’de başlayacak olan Judith Butler sunumunun heyecanı içinde olduklarını fark etmemek elde değildi.

“Sol ve homofobi” başlıklı bizim oturumda, LGBT bireylerin mücadelesinin solun haklar mücadelesinin neresine denk düştüğünü konuştuk. Cinsel özgürleşme hareketine emek veren pek çok kişi ve kurum, tarihte aynı feministlerin başına geldiği  gibi solcular tarafından dışlanmıştı. Sol politikacılar ve basın eşcinselleri görmezden gelmişti. Peki ama, böylesi bir sol, acaba gerçekten sol olabilir miydi? Biz bunu tartışmaya çalıştık. Ama bu başka bir yazının konusu, asıl konumuz Butler, ona döneyim.

Sabah ve öğlen oturumlarının hemen ertesinde koşturarak Butler’ın “sahne alacağı” (böyle dersem yalan olmaz, çünkü kendisi adeta bir star havasında karşılandı) Siyasal Bilgiler Fakültesi Aziz Köklü salonuna gittik. Kapıda uzun bir kuyruk vardı ve dinleyiclerin büyük bir bölümü LGBT bireylerdi. Kapı açılır açılmaz salon hızla hınca hınç doldu. Butler’dan önce açılış konuşmasını yapacak olan Boğaziçi Üniversitesi’nden Zeynep Gambetti, ziyadesiyle heyecanlıydı. Kaos-GL yöneticileri ise, organizasyonun önemli bir parçası olan bu ziyaretin meyvelerini toplayabildikleri için mutluydular. Ve, biraz gecikmeli de olsa Butler salona girdi. Büyük bir alkış koptu. Ufak tefek cüssesi ve mütevazi gülümseyişiyle hemen konuşmasına başladı.

Butler konuşmasını cinsiyet politikaları ve toplumsal cinsiyetin kamusal alanda görünür kılınması (performativity of gender) çerçevesine oturttu. Toplumsal cinsiyet ve cinsel azınlıklar açısından özgürlüklerin hayata geçmesindeki sıkıntılara dikkat çekti. Toplumsal normalara uymayan ya da norm dışı görünen pratiklerin “hedef kitle” haline geldiğini ve homofobinin de burada başladığını anlattı. Homofobi ve transfobinin hedefi haline gelen grupların, kriminalleşmiş polis ve adalet sistemiyle mücadele ettiklerini söyledi. Gay, lezbiyen, biseksüel veya trans olmanın suç olmadığını, ama polisin ve hukukun yasadışı olduğu toplumlarda bu grupların büyük ceza gördüğünü söyledi. Peki, burada stigmanın hedefi kimdir, diye sordu.

Butler, bireyin kamusal alanda dilediği gibi görünme hakkından (right to appear in public) söz derken, Fransa’daki türban yasağına da değindi ve okullarda başörtüsü yasağı getiren Fransız parlamentosunu  özgürlükleri kısıtlamakla suçladı.  Benzer bir şekilde, AKP’li bakan Aliye Kavaf’ın eşcinselliği bir patoloji olarak gören yaklaşımını da ağır dille eleştirdi. Notlarıma göre, Kavaf’la ilgili şunları söyledi: “Aliye Kavaf, yurttaşlığın sadece korunma değil, aynı zamanda toplumsal hayata korkusuz bir şekilde katılım hakkı olduğunu bilmiyor. Devlet eşcinselleri hasta olarak gördükçe, eşcinsellere yönelik şiddeti meşrulaştırıyor. Kavaf, eğer vergi veren yurttaşla transgender insanlar arasındaki bağı anlayabilseydi, böyle bir devlet söylemiyle konuşamazdı.”

Demokrasilerin de bir etiği olduğuna dikkat çeken Butler, “cinsiyete ait bir demokrasi”nin yeşerebilmesi için, özellikle sol politikacılarla yoldaşlık önerdi. Bu öyle bir yoldaşlık olmalıydı ki, milliyetçilik adına yok sayılan eşcinseller, “queer anti-militarizm” ve “queer anti-ırkçılık” ekseninde solla ortak tavır alabilmeliydi. Bu yolda, yeni bir beden morfolojisi  yaratılabileceğini anlattı.

Butler’ın konuşması, özgürlük ve eşitlik ekseninde yeni global duruşlara uygun tavırlar üretilmesi gerekliliğiyle son buldu. Butler’la ilk kez tanışanlar için, insan, arzu ve aşk gibi kavramların yeniden sorgulandığı bir konuşma oldu. Bireylerin olmak istemedikleri, ama zorla kendilerinden beklenen kimlikleri kabul etmemeleri için, yani özgürlük için verilecek ciddi bir mücadele alanına da çağrıydı aynı zamanda.

Ertesi gün, Kaos-GL grubuyla birlikte Ankara sokaklarında “homofobi karşıtı” yürüyüşe katıldım ve LGBT bireylerin toplumda özgürce yaşama, görünme, çalışma, aşık olma ve sex yapma hakları için bağırdım: “Evde, işte, Mecliste… Eşcinseller her yerde… Kabul et ya da etme… Eşcinseller her yerde!”