Share this post with Digg

Bilgi Üniversitesi Medya Bölümü Başkanı Prof. Dr. Aslı Tunç’un 05.05.2012’de II. Disiplinlerarası Medya Çalışmaları Lisansüstü Öğrenci Konferansı’nda yaptığı keynote speech’in dökümü:

Medya Çalışmaları Quo Vadis?: Geleceğe Doğru Alçaktan Bir Uçuş

Prof. Dr. Aslı TUNÇ
İstanbul Bilgi Üniversitesi

Bugün sizlere iletişim ve medya çalışmaları alanlarının nasıl temellendiğini, hangi dertlerle yola çıktığını ve farklı coğrafyalarda hangi entelektüel akımlardan beslendiğini anlatmaya çalışacağım. Bunu yaparken kişisel akademik serüvenim de işin içine girecek ister istemez çünkü geriye dönüp baktığımda 1990’ların ortasından bu yana bireysel öykümün bir biçimde iletişim araştırmalarındaki değişime paralel gittiğini görüyorum. Bu anlamda da doğrusu kendimi şanslı hissediyorum.

Benim iletişim alanıyla bir disiplin olarak ilk ciddi tanışmam aslına bakılırsa doktora yaptığım zamana denk düşer. İngiliz temelli Avrupa Medya çalışmalarıyla, Amerikan iletişim alanının ideolojik anlamda nasıl yarılmış olduğunu, Amerikalıların araştırma alanlarının ne kadar farklılık gösterdiğini ilk 1996’da öğrendiğimi itiraf etmeliyim. Feminist film kuramlarına fena halde kafayı takmış ve karmaşık sinema metinleriyle epeyce boğuşmuş bir öğrenci olarak master derecemi aldığımda ideal bir doktora öğrencisi tanımına giriyordum aslında: bir kere kafam alabildiğine karışıktı, her şeye tepkiliydim ve çok okumama karşın koyu cahildim sayılabilirdim.

Amerika’da iletişim alanının devasalığının beni nasıl şaşırttığını hatırlıyorum. Diğer ülkelere benzemeyen şekilde retorikten tutun, insanlararası iletişime, kurumsal iletişimden, hasta-doktor arasındaki sağlık iletişimine kadar uzanan ve dilbiliminin, psikolojinin ya da işletme gibi alanların altına sokulacak pek çok konu dev iletişim alanına giriyordu. Bunların medya ile ne ilgisi var dediğimi ve bu tür konulara hafif dudak büktüğümü de hatırlıyorum. Dediğim gibi o zaman epeyce cahildim. Akademik konfigürasyon da doğrusu çok çeşitliydi Amerika’da. Evet, çoğu büyük ve araştırmaya önem veren üniversitelere iletişim bölümleri vardı ama “Ivy League” denilen o en prestijli ve ideolojik olarak da muhafazakar sayılan üniversitelerde iletişim alanı küçümseniyor, bu tür yaklaşımlara açıkça tepeden bakılıyordu. Bir kere bu elit okullarının iletişim bölümleri yoktu ve bu konulara yakınlık duyan doktora ve master öğrencileri en basit ifadeyle yüreklendirilmiyordu. İletişim alanı onlara göre fazla “yeni” ve “ilerici”ydi.

Ta o günlerde akademik geleceğimi tanımlayacak olan disiplinin izlerini sürmeye karar verdim. “İletişimci” ya da “medyacı” olmak nasıl bir birikim gerektirecekti?

Bir kere çağdaş iletişim alanının entelektüel geleneği, iki temel akımdan oluşuyordu: İnsanlık Bilimi (Humanities) ve Sosyal Bilimler (ki bu da bizi iletişim kuramlarına ve iletişim felsefesine götürür). Humanities damarı sırtını Antik Yunan’ın konuşma sanatı, diyalektik ve “Poetics” denilen şiir ve tiyatronun kesiştiği kuramsal yapıya dayamıştı. 19. yüzyılın ta başlarında Avrupa’da tarihsel metinlerin ve sanatsal objelerin araştırılmasına dayanan bir humanities anlayışını da göz ardı edemezdik. Çağdaş iletişim alanına, o dönemde filizlenen estetik, hermenötik, historiografi (tarihsel araştırma ve yazımında kullanılan tekniklerin incelenmesi) ve linguistik’in katkıları çok büyüktü. İletişimin humanities kısmıyla uğraşanlar bu tarihsel entelektüel birikime bugün bile çok şey borçludurlar.

Modern iletişim alanı, kendini düşünsel anlamda besleyecek olan damarı bulmak için ise neredeyse bir asır bekleyecektir. Sosyal bilimler yüzyıl sonra deneysel psikolojiyi kucaklayacak, antropoloji, ekonomi, siyaset bilimi ve sosyoloji ise saygın sosyal bilimler yelpazesinde kendilerine yer edinecektir. Oysa iletişim bir disiplin olarak hala ortada görülmemektedir. Ancak işin sevindirici tarafı, disiplinler arası çalışmaların iletişimin belkemiğini yavaş yavaş oluşturmaya başlamasıydı. Yapılanma çabalarıyla birlikte sosyal bilimlerden, humanities’den hatta mühendislik ve doğa bilimlerinden fikir adacıkları toplamaya başlamıştı iletişim alanı. Bu, ilerde alanın eklektik kuramsal yapısının da temelini oluşturacak ve onu zenginleştirecekti. Akademik alanda farklı amaçlarla gruplanan ve organize edilen alt disiplinler geniş bir yelpazedeki araştırma konularını kucaklayıcı hale gelecekti. İlk ayrım, sosyal bilimler, insanlık bilimleri (humanities) ve uygulamalı bilimler şeklinde farklı disiplinlere ayrılabilirken asıl temel ayrım “iletişim çalışmaları” ve “medya çalışmaları” arasında olacaktı. Ama dilerseniz ona daha sonra geleceğim.

Kişisel serüvenime geri dönersek iletişim alanında benim karşılaştığım bölünme daha farklıydı. Ayrım aslında şöyleydi: İlki bireysellik düzeyine göreydi yani kişiler arası iletişim gibi, diğer ayrım işlevlerine göreydi yani iletişimin ikna, çatışma gibi yönleri üzerine ve son ayrım ise ortama (kontekste göre), aile içi iletişim, sağlık iletişimi ve kitle iletişim gibi. Bu benim için gayet mantıklı bir sınıflandırmaydı çünkü kendimi kitle iletişimine daha yakın hissediyordum. Bu kompleks yapılanma daha sonra disiplinin içine girince daha netlik kazanacak ve araştırma yöntemlerine ve ideolojik duruşlara göre de zenginleşecekti. Örneğin, kantitatif sosyal bilimler medya etki çalışmalarına, yorumlayıcı sosyal bilimler dil ve toplumsal etkileşim araştırmalarına, eleştirel ve kültürel çalışmalar feminist ve cinsiyet araştırmalarına, humanities retoriğe, uygulamalı meslekler alanında gazeteciliğe yönelik araştırmalar yapabilirken, diğer hibrid alanlar olan medya tarihi, medya ekonomisi, medya hukuku ve medya politikaları (policy anlamında) da iletişim çalışmalarına eklemlenecekti.

İşte tam noktada, doktora eğitimimde yolumu bulmaya çalışırken medya etki çalışmaları alanının en büyük ismiyle karşılaşıverdim. Yıl sanırım 1997-98 olmalıydı. Prof. George Gerbner ağır Macar aksanlı İngilizcesiyle ilk derse girdiğinde ABD’de az rastlanan eleştirel ve Neo-Marksist bir tavrı olduğunu yıllar sonra diğer Amerikalı hocalardan ders alınca anlayacaktım. Gerbner, yıllarını verdiği Cultivation (Yetiştirme) Kuramını dayandırdığı Cultural Environment Movement (CEM) yani Kültürel Ortam Hareketi ekibiyle yıllar süren hummalı bir içerik ve anket araştırmasını sürdürüyordu. Ertesi yıl Prof. Gerbner’in asistanı olarak kendimi polis dizilerinde şiddet sahneleri sayarken buldum. Hani bugün CNBC-e’de ya da Digiturk dizi kanallarındaki dizilerin benzerlerini DVD öncesi bir çağda VHS kasetlerine kayıt yapıp sahne sahne içerik kodladığımı ve bundan tuhaf bir zevk aldığımı hatırlıyorum. Araştırmacı olmanın o baştan çıkarıcı çekiciliğini ilk Gerbner’dan öğrendim sanırım. 1990’lar medya alanında kantitatif etki araştırmalarının dorukta olduğu zamanlardı. Televizyon toplumu olarak Türkiye’yi çok andıran bu ülkede internetin ve sosyal medyanın gücü daha ufukta görülmüyordu. Varsa yoksa televizyon, video oyunları, rap şarkı sözleri ve çizgi filmlerdeki şiddet öğesi sorgulanıyor ve o dönemdeki Columbine okul katliamında parmaklar suçlu olarak yine medyaya çevriliyordu. Gerbner, televizyonu alabildiğine eleştiriyor, onun yeni anlatılar yaratarak bir araç olmaktan öte bir kültürel ortam yarattığını savunuyordu. Çocuklar artık bu ortama doğuyor, masallarını büyük anne babalarından ya da okuldan değil televizyondan dinliyorlardı. Televizyonun dramatik şiddeti ise yıllar içinde birikerek büyüyor, toplumları sindiriyor ve fark bile etmeden onları paranoyak, kendilerini devletin ellerine teslim eden, yabancılardan ve azınlıklardan korkan kitlelere çeviriveriyordu. Temsiliyet anlamında Amerikan anaakım televizyonun ne kadar toplumun demografik değerlerinden uzak olduğunu görmek ve bunu verilere yansıtmak son derece heyecan vericiydi. Gerbner ben mezun olup ülkeme geri döndükten 4 yıl sonra öldü ama ardında koca bir etki araştırmaları literatürü bıraktı.

Bu yoğun deneyimden sonra bunca farklı araştırma yöntemi, kuramsal yapıyı ve inceleme alanını birbirine kenetleyen unsurun ne olduğu üzerine kafa yormaya çalıştım. Bu dev disiplinin ortak bir ruhu olabilir miydi? Buradaki vurgu en azından Amerikan geleneğinde “iletişim” kavramıydı kuşkusuz. Bu noktada Kanada’nın iletişim alanına entelektüel katkısına da değinmeden geçmemek gerek sanırım. Örneğin Kanada iletişim geleneğinin filizlendiği Toronto Üniversitesi’ne gittiğinizde çok poplaşmış McLuhan geleneğinin yerine Harold Innis’in daha felsefi ve eleştirel duruşunun yüceltildiğine tanık olmak mümkündü. İletişim dallanıp budaklanarak farklı coğrafyaları sarıyordu.

Mesela en sıkı gazecilik araştırmalarının (Zeitungswissenschaft) 19. yüzyıl sonunda Almanya’dan çıktığını ancak iletişim araştırmalarının sistematik bir akademik yaklaşım olarak 1970’lere kadar Batı Avrupa’da yaygınlaşmadığını söylemek isterim. İletişim araştırmalarının Doğu Avrupa’ya ve Rusya’ya ise Sovyetler Birliği sonrasında ta 1990’larda geldiğini de eklemek gerekir.

Batı Avrupa’daki iletişim araştırmaları 1960’larla birlikte özellikle Amerikan ampirik kitle iletişim içerik ve etki araştırmalarından etkilenmişti. Ancak 1960’lardan sonra entelektüel akım tersine dönecek ve Avrupa’dan Amerika’ya doğru akan çalışmalar da öz dolduracaktı. Eleştirel kuram, medyanın politik ekonomiği, eleştirel popüler kültür çalışmaları Amerikan iletişim dünyasını sarmaya ve sarsmaya başlayacaktı. Evet, ABD ve Batı Avrupa’daki medya sistemleri, siyasetin işleyişi, kurumların yapılanması ve akademik gelenekleri birbirlerinden çok farklıydı ama bu durum da Avrupadaki iletişim alanını zenginleştirdi. Ben bu zenginliği ancak ABD’den döndükten sonra fark edebildim.

Örneğin, Avrupa’daki medya yapılanması ve devletin müdahaleci rolü ABD’de bulunmaz. Bu nedenle Avrupalı medya araştırmacılarının kamu yayıncılığı, kültür politikaları ve siyasal çok seslilik üzerine çok kafa yorduğunu görürüz. Batı Avrupa geleneğinde gazetecilik çalışmaları, siyaset iletişimi ve popüler kültür çalışmaları Amerika’dan daha fazla gelişmişken kişilerarası iletişim ve retorik çalışmaları çok zayıftır. Bu alanda çalışmalar yapılsa bile yapısal anlamda iletişimden ve medya çalışmalarından kopuktur. Ancak Avrupa özellikle bilgisayar destekli etkileşim (computer-mediated interaction), kültürlerarası ve örgütlerarası iletişimde son yıllarda ivme kazandığını eklemeliyim.

Akademik varlıklarını doktora sırasında hiç hissetmediğim Orta ve Doğu Avrupa ülkerine gelirsek, buraların 1990’lardan itibaren medya çalışmalarına yoğunlaşmaya başladığını gördüm. 2. Dünya Savaşının öncesinde Sovyetler Birliğinde devlet propagandası olarak basının işlevini yeniden tanımlamak hiç de kolay olmuyordu. Ancak 1980’lerin sonundan itibaren Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla ülkenin Komünist geçmişinden gelen sağlam dilbilim ve göstergebilim geleneği yeni oluşan iletişim çalışmalarına zemin hazırlamıştı.

Günümüz entelektüel ikliminde medyanın insan bilimlerinde temel bir çalışma alanı olduğunu söylemek sanırım abartı olmaz. Bu noktada medyanın içinde bulunduğumuz ortamı nasıl tanımladığını zarefetle anlatan ve medyayı kuramsallaştırırken tarihsel boyuta da oturtan Alman medya çalışmacısı Friedrich Kittler’e de bir selam göndermek gerekir. Utanarak söylerim ki Kittler’i de olması gerekenden çok sonra keşfettim.

Şimdi dönüp baktığımda, İletişim çalışmaları şemsiyesinin bir alt dalı olarak medya çalışmalarının amorf yapısını net bir şekilde görebiliyorum. İzleyicilerin medya içeriklerine olan tepkilerini istatiksel olarak ölçme çabalarından medya sahiplik yapılanmasının siyasal yansımalarına kadar geniş bir yelpazede gidip geliyor bu disiplin. Medya çalışmaları neo-Marksist ideolojik duruşuve sorgulayıcı tavrıyla toplumsal olguları rakamlarla açıklamaya çalışan kantitatif Amerikan yaklaşımına yeni bir soluk getirdi. Bunu sanırım artık kabul etmeyen yok.

Ancak 20. yüzyılın sonunda yavaş yavaş hantallaşan ve varlığını sorgulayan medya çalışmalarına adeta bir sihirli değnek dokunuverdi. Ve hayatımıza internet girdi. Doktora eğitiminin son dönemlerinde şimdi çok primitif görünen internet siteleri üzerine araştırma yapmak en havalı şeydi. Yaşlı kitle iletişim profesörlerinin üniversite içinde reytingleri hızla düşüyor, yerlerine genç, teknolojiye hakim görünen hocalar geliyordu. E-mail kullanmayan hocalar daha o zamandan alaycı bakışların hedefi olmaya başlamıştı. Evet başdöndürücü sanal alemin ayak seslerini duyuyorduk ancak nasıl anlamlandırabilceğimizi bilemiyorduk. İnteraktivite kavramı, bireyin güçlenmesi, kitle medyaından kitlenin medyasına geçiş fikri disiplini tekrar heyecanlandırdı. Geleneksel medyanın üretimini sorgulayan bizler, medya içeriğini kendi biçimlendirir oldu.

Yakınsaklaşma (Convergence) kültürü, crowdsourcing, açık inovasyon gibi kavramlar medya çalışmaları terminololojisine girmeye başladı. Bazı akademisyenler bu çağın adına “Medya Çalışmaları 2.0” adını verdiler. Yeni teknolojileri takip etmek, sosyal medyada varolmak ve dijital okuryazar olmak medya çalışmalarında gereklilik halini almaya başladı.

Yeni teknolojilerle kayan paradigmanın ilk aşamasına öğrenci ve süregelen kısımlarını hoca olarak yaşadığımı söyleyebilirim. Öğrendiğim pek çok model ve yöntem artık bugün internet araştırmalarına uyarlanamasa da başta bahsetmeye çalıştığım sağlam sosyal bilim ve humanities geleneği iletişim çalışmalarını sağlam köklerle entelektüel dünyaya bağlamış vaziyette. Ancak bazı endişelerim de yok değil. Küreselleşen medyayı tam olarak çözümleyebilmek için derin, rafine ve zeki bir medya çalışmaları disiplinine ihtiyacımız var. Eski kitle iletişim modelleri bu yeni medya ekolojisini anlamaktan ve analiz etmekten uzak görünse de sanal alem kendi literatürünü ve düşünsel zeminini daha tam oturtamadı. Herşey çok yeni, kuramsal zemin çok kaygan. Bu noktada yeni teknolojilere karşı teslimiyetçi bir hayranlıktan çok, soğukkanlı bir analiz gerekiyor kanımca. Medya Çalışmalarının temelinde eleştirel bir bakış ve olguları belli bir mesafeden çözümleme kaygısı yatmıyor mu zaten?

Benim kişisel akademik serüvenime dönersek… Bugün üniversitedeki odama adımını atıp heyecanla “hocam, okuyorum ama kafam çok karışık” diye yakınan öğrencim olduğunda, “sen mutlaka doktora yapmalısın” diyorum.

 

Leave a Reply